ÇILGIN PROJE NEDEN OLMAZ

ÇILGIN PROJE NEDEN OLMAZ

Proje fikrini duyunca şaşırmış üzülmüş acaba bu projenin ön etüt  çalışmalarında hangi bilim adamı buna onay verebilme cesaretini göstermiş diye üzülmüştüm. Öyle ya hangi devirde yaşıyoruz. Eskisi gibi bilgiye ulaşmada sınır yok ki. İşte Internet,girin Google Akademik’e ve yazın “Marmara Sea” diye ve görün neler çıkıyor karşınıza. Belki de en önemli eser yine benim çalışma arkadaşlarım tarafından yayınlanan Beşiktepe ve ark., (1994) eseri. Özet kısmını hemen buraya koyalım ki  bu yorumların temeli neye dayanıyor herkes bilsin.

“Öz

A comprehensive set of data collected during 1986-1992  reveal seasonal  and interannual variability in the circulation and hydrography of the Marmara Sea. Waters, which have  contrasting  properties and originate from the adjacent basins, supply the two-layer stratified flows in the Sea of Marmara. Turbulent entrainment into  the  upper layer in the exit region of the Bosphorus jet, and wind-stirring in winter, both contribute equally to the basin vertical mixing.” The upper  layer  circulation  of  the Marmara Sea is determined from  ADCP  measurements and from dynamical calculations based on hydrographic data. The mean upper  layer  circulation is anti-cyclonic, mainly driven  by the southward flowing  Bosphorus jet in the enclosed domain. The Bosphorus inflow is well defined, except  during the periods of low discharge in autumn and winter, when the jet becomes weaker and tends to become attached to the west coast near the exit.

Mediterranean water, entering from the Dardanelles, supply the suhalocline layer. The negatively buoyant plume of well-oxygenated water is  the  only means of renewal of  the  deep waters, partially compensating for  the  oxygen consumed by the degradation of organic matter sinking from  the  upper  layer  into  the  lower  layer.  Yet  the subhalocline waters remain permanently deficient in oxygen, as a result of  the  internal balances of diffusion, advection and consumption. The depth to which the plume penetrates is  a function of  the seasonal  characteristics of the inflow density (modified in the Strait) and  the  weak  interior  stratification.”

O birinci cümle var ya hani 1986-92 diye başlayan işte ben de o dönemde bu çalışmaların akademik koordinasyonundan sorumlu kişiydim. Yani yukarıda arkadaşlarım tarafından yayınlanan eserin oluşabilmesi için denizde çalışan ter döken ekibin parçasıydım, koordinatörüydüm.

İşte bu nedenle konuşabiliyorum, bundan sonra anlatacaklarımın arkasında göğsümü gere gere durabiliyorum ve önerilen bu proje neden olmaz, yapılmamalıdır  ama olur da yapılır ise neden insanlık tarihine bir çevre felaketinin örneği olarak geçebilir tüm bunları daha basit bir lisanla anlatmaya çalışacağım.

Zaten bilimsel olarak bir “bilim” adamının bu projeye olur diyebilmesi için İstanbul Boğazını ya köprüden seyrediyorlar ya da bazı tartışma programlarında izlediğim kadarı ile yalıdan seyrediyorlar. Ben de çocukluğumda Beylerbeyi sırtlarında Küplüce Caddesi üzerinde bulunan dede köşkümüz den epeyce seyrettim boğazı. Bu işin özünü de zaten “Havadan Tozdan” kitabımda da anlattım. Ama sadece bununla da kalmadım, bu satırları yazmama neden olan işleri yaptım. Boğazda bizzat senelerce çalışmış içini dışını her şeyini bilen birisiyim. Hatta sadece suyu değil suyun altını da yani zeminden 50-100 metre altını da gayet iyi bilirim. Haliç’i de aynen öyle bilirim, bırakın su tabakasını zemini ve zeminin de 60 metre altını.

Zaten her fırsatta dillendiriyorum.   Kim veya kimler ise bu projeye deniz bilimleri açısından olur diyenler, gelsinler tartışalım. Bakarsınız bilmediğimiz görmediğimiz bulamadığımız ve de öğrenmemiz gereken yanları da vardır, bizden daha çok emek sarf etmiş kişileri tanımak onların bilgilerinden de yararlanmak sadece gurur verir. Ne de olsa işimiz öğrenmek ve öğretmek. Ne demek istediğimi de bir çarpıcı uydu resmi ile anlatayım ki siz de hemen farkı fark edin. Dünyada bizim gibi denizlere sahip bir ülke daha yok. Emin olun ki yok. Akdeniz’den başlayıp Karadeniz’de biten bir sefer yerkürede olabilecek en zıt deniz koşullarından geçer, bundan daha zıt koşullar mevcut değildir. İşte İspatı.

Ama bu çılgın projeye olur demek benim denizler ile alakalı dersin ilk konusunu hala gündeme getirmekte. Asırlardır asmışız kesmişiz Akdenizi fethetmişiz. Ama yirminci yüzyıla girerken “denizler hakkında bildiğimizin hiç bir şey bilmediğimiz olduğunu” görmüşüz. Ha şimdi biz biliyoruz, dünyaya da bildirdik ama gel gelelim böyle bir projeyi ortaya atmak demek hala bilmeyenler bilmemekte inat edenler var demektir.Bilmemekle de kalmıyorlar siyasetçilerin hayallerine de olur veriyorlar. Siyasetçidir elbet kendine göre büyük düşünebilir böyle şeyler ile memlekete katkılarda bulunmayı hayal edebilir. Sonuç olarak onlar da memleket için daha iyisini yapmaya çalışıyorlar, hiçbiri vatan haini değil, her biri vatanına hizmet etmek için bizlerden başka kulvarda yarışan kişiler ve benim demokrasi anlayışımda her birine de saygım sonsuz.

Bunları söylememdeki neden de şu. Şimdi ben size bu işin olmaz taraflarını anlatırsam hemen bu işe karşı çıkan bir partinin adamı damgasını yiyoruz. Halbuki ne alakası var. Benim de zamanı gelince kendime ait olan bir oyum var sizin de. Bize düşen particilik yapmadan bilimsel doğruları söylemektir. Aksi halde neden bu memleket beni yetiştirdi demeliyim. Neden beni eğitti, 1975’ten bu yana da onca para harcadı, emrimize koskoca gemi verdi, enstitüler kurdu, milyonlarca dolarlık projeler teslim etti ve hala da para harcamaya devam etmekte. Elbette işine gelmeyenler keşke harcamasaydı, olmaz olaydın falan demişlerdir bile ama bizim vazifemiz doğayı dillendirmek. Aynen “Havadan Tozdan” kitabımda yaptığım gibi. Alır da okursanız “ulema” kimmişi de görebilirsiniz. Ulema diye etrafta dolaşanlar mı yoksa ben mi? Gelsinler tartışayım onlarla da. Rahmetinden önce aşılayıcı rüzgarlarını bir ülkeye yönlendirmek ne demek, bir damla sudan yaratılmak ne demek, Hadit suresi ne demek, Nahl suresinin harikaları nedir. Aynı su ile sulayıp değişik lezzetler yaratmak nedir, Akleden kim miş görsünler bakalım. Yani boş atmıyoruz, hodri meydan.

Neyse efendim bir eksiğim olan “ulema” sıfatını da kendime taktıktan sonra gelelim Marmara ve Boğazların sırlarına. Sırları diyorum çünkü belli ki hala anlamayanlar çok ne olduğunu ne bittiğini. Marmara harika bir su tabakası. İlk 25 metresi Karadeniz suyu altı Akdeniz suyu. Zeytinyağı su gibi iki ayrı yoğunluk farkı olan bir yer. Karışmaz etmez tek karıştırıcı faktör ara sıra sert esen lodos ve İstanbul Boğazından jet halinde çıkan suyun ilk anda alt sudan kaptığı sular. Altı besin deposu, ama oksijeni az çünkü atmosferdeki oksijen de bu tabakayı delip geçemiyor. Üstteki su mevsimlere göre ısınıyor soğuyor ama alt tabaka her zaman 14.5 derece, sabit değişmiyor ama balık yaşamını destekleyecek kadar da oksijen içermiyor. Yani biz eskiden 50 kulaçta balık tutardık şimdi… diye başlayan hikayelerin hepsi hikaye, tam bir avcı hikayesi. Elbet olta bu bırak gitsin elli de gider yüz de ama balık tutabildiğin derinlik son 3000 senedir aynı. Şimdi bir iki kişi hocayı yakaladım demiştir hemen bir istisna yeri de söyleyeyim de onlar da rahatlasın. Erdek körfezi Çanakkale Boğazı arası. Burası alttan giren yoğun Akdeniz sularının getirdiği bol oksijenli sular ile doygundur o nedenle 50 metre de de Akdeniz’e özgün balık türleri karides vs olur orası istisna.

Burada Marmara Denizinin oşinografisini anlatmak çok uzun sürer ben size bu nedenle şimdiki sistemi anlatayım önce bu dengeyi bir anlayalım ki ona  müdahale  edersek nelerin nasıl değişeceğini daha sağlıklı tartışabilelim. Karadeniz’e göl dedim. Öyle adlandırdım. 12000 sene önce hakikaten de bir tatlı su gölüymüş bu denizimiz. Bunu dipte yaşayan canlıların kabuklarından anlıyoruz. O dönemin izleri olarak sadece tatlı suda yaşayabilen canlıların kabukları  bulunuyor, demek ki üst tabaka tatlı suymuş diyoruz. Bunun nedeni ise Karadeniz’e giren sular. Tuna Dinyeper Don bizim nehirler yağmur her biri tatlı su. Eh bu kadar su girerse olacağı da göl olur. Neyse efendim işte bu göl 12000 seneden bu yana iklim değişiklikleri süreçlerinde suların yükselmesi nedeni ile yükselmiş yükselmiş ve İstanbul Boğazının çıkışındaki deniz dibindeki yüksekliği de geçince Jeolojik geçmişte “pull apart” olayı ile meydana gelen İstanbul Boğazından akmış ve Marmara Gölünün üstüne boşalmış. O zamanlar Marmara’da gölmüş. O da hem Çanakkale hem de istanbul Boğazından geçemeyecek kadar az seviyedeymiş ve bu nedenle kendi halinde yaşar gidermiş. Ama dipleri derin olan göller her zaman derin sularda organik bozulma nedeni ile oksijensiz kalmaya mahkum yerler olmakta. Neyse efendim Karadeniz gölü yükselip te Marmara Gölünün üzerinden de geçip daha da yükselerek Çanakkale Boğazını da geçip Ege’ye kadar ulaşmış. Kimi zaman az kimi zaman çok yükselmiş bu seviye ama yükselince akmış seviye azalınca da elbette akamamış. Karadenizin Akdeniz’e kadar ulaştığı dönemlerde bu sefer de tuzlu olması nedeni ile yoğun ve dolayısı daha ağır olan Akdeniz suyu da doğal olarak tuz dengesini sağlamak için alttan bu istemin içerisine sızmaya başlamış. Önce Marmara’nın alt tabakasını ele geçirmiş. Marmara Gölü derken olmuş Marmara Denizi. Eskiden göl olan bu iç denizimiz şimdi Akdeniz kadar tuzlu. Nereden sonra. 25 metreden sonrası tamamen Akdeniz suyu ile dolu. İşte biz İstanbul Kanalizasyon Projesinin yapımı aşamasında bu suyun Karadeniz’e çıkıp çıkmadığını çok tartıştık. Biz ne zaman araştırma yapsak bu su Karadeniz’e çıkardı. Bir başka Üniversitenin araştırmacıları ise çıkmaz derdi. Arada bir çıkar hepsi bu bu suya verilecek her atık su Marmara’ya geri döner derlerdi. Tabi bu da siyasetçinin hoşuna giderdi. Kah o zamanların Belediye Başkanı da Prof  unvanlıydı  ama  bizi her nedense görmese de tanımasa da sevmezdi. Halbuki bilimsel bir şeyin tek doğrusu vardı o da bizim söylediğimizdi  çünkü biz söylemlerimizi her zaman ölçümlere dayandırıyorduk. İstanbul Boğazının Karadeniz çıkışının dibine akıntı ölçer yerleştiriyorduk ve uzun süreler ölçüyorduk. Boğaz bu alt tarafa alet koyup nerede diye de suyun üzerine dubayı koyup geçişi engelleyemezsiniz. Kurallar böyle geçişi engellemek yoktur bu sularda. Onun için aleti çelik halatlar ile sahildeki askeri bölgeye bağlardık, bilim dünyasında sadece bize has bir yöntem. Nedeni de basit ti. Boğaz gibi bir denize sahip özel kuralları olan bir başka deniz de yoktur da ondan. Öyle ki araştırma yapıyorsan çekersin tepeye iki kırmızı bir beyaz ışık ve bununla etrafa bana yaklaşma ben manevradan kısıtlıyım dersin ve de kimse sana yaklaşmaz. Hadi gel de çek bakalım bunu Boğaz da. Çalışmalar hep gece  yapılırdı. Gemi trafiği daha sakinken. Sizler genelde uyurken biz sabaha kadar çalışırdık. Nedeni de basit ti. Tuvaletlerdeki sifonu çekince akıp giden sizin gözünüzden kaybolan suyun Boğazın altından rahatça geçip Karadeniz diplerine akması ve Marmara denizini kirlenmeden kurtarması. Sadece bunlarla da kalmadı. İstanbul Boğazının altını dört kez de al bayrak kırmızısı rengine boyadık. Dünyada yapılmış en kapsamlı boyama deneyi idi bu. Ver her biri ama her biri beklenen hesaplanan kitaplanan gibi olması gereği gibi sonuçlandı. Nedeni yine basit ti, sistemi anlamıştık nasıl davranacağını kestirebiliyorduk ama yine de bu deneyleri yapmak zorundaydık. Yapıyorduk ve de elbette beklenen olumlu sonuçları da alıyorduk. İşte bu nedenler ile Sayın Bedrettin Dalan’ın başlattığı ve Atom Damalı, Temel Belek gibi isimlerin de sessiz arka plan mimarları olduğu bu proje saat gibi tıkır tıkır çalışır. Diğer hocaların Boğazı uzaktan seyredip kelam buyurdukları gibi davranmaz ama orada çalışan alın teri döken emek sarf eden hocaların dedikleri gibi saat gibi de çalışır ve de çalışacaktır da. Neden basit, aklın yolu bir. Bilimin gösterdiği yoldan gidersen sonuç şaşmaz da ondan.

Aslında tüm bu konuşmalarımızın nedeni sistemin bütçesini hesaplamış olmamızdan ileri gelmekteydi. Şimdi ona girelim biraz daha detaylara bakalım ki sistem nasıl çalışıyor nasıl davranıyor anlayalım ki çılgın projeyle ilgili ahkam keselim.

Bir gerçek var ortada gözlerimizin önünde akan giden. İstanbul Boğazının akıntısı. Akar durur Karadeniz’den Akdeniz’e doğru. Poyraz esince hızlanır. Tuna’ya gelen kar suları Tuna’dan Karadeniz’e boşalınca ve de bu sular Boğazın kapısına dayanınca Mayıs-Haziran sürecinde daha da hızlı akan.

İyi de neden akıyor böyle ki.

Akdeniz daha aşağıda da ondan diyecek halimiz de yok.  Karadeniz Marmara ve Ege’denizine göre en az 30 cm yüksektir. Yani İstanbul Boğazına  giren bir gemi 30 km uzunlukta boğaz boyunca en az 30 cm yokuşu da tırmanmak durumundadır. Eh birde Karadeniz’e yaklaşınca daha da az tuzlu sulara gelinir suyun kaldırma kapasitesi de azalır ve daha da batar suya. Tüm bunlar da motorlara ek yük getirir, birde boğazın virajları diyelim ama ne virajlar. Hadi yukarı (kuzeye,Karadniz’e) çıkmak yine de daha iyidir hiç olmazsa akıntıyı kafadan alırsınız çoğu zaman, virajlar haricinde. Ya yokuş aşağıya inmek. Of ki ne of. İnanın Boğazı kuzeyden güneye inen her kaptan Marmara’ya açılınca kamarasına gidip tüm iç çamaşırlarını değiştiriyordur, terden sırılsıklam olmamak elde değildir. Zaten tecrübeli bir kaptan boğaza her iki yandan girmeden dümenini iskele ve sancak alabanda yapar ve tüm hidrolik sistemini bir test eder. Eder ki boğazda en kritik anda sistem hata yapmasın eğer hata yapacak ise boğaza girmeden yapsın der. Girelim Boğaza Karadenizden ve inelim aşağılara. Dümene pervane suyu gitmez ise dümen sizi döndürmez işte bu nedenle 3-4 mil hızla akan akıntıya birde sizin 7-8 mil hızınız ilave olur ve toplamda o koca kütleler 10-12 mil hızla iner yokuş aşağılara. Ve başlar virajlar, dön sağa dön sola, derken gel en dar yere ama birde virajlar var daha geminin önü birinden çıkmadan diğerine giren ve de alttan kaynayan sular.  Ne demek kaynayan sular. İşte boğazdan aşağıya inerken en dar yere gelince görmediğimiz bilmediğimiz boğazın en dar ama en derin yerine gelirsiniz. Dip bir anda 110 metre olur ve akan su sıçrama yapar ve başlar su sanki kaynamaya. İşte bu nedenle tecrübeli kaptan mutlaka kılavuz alır, çünkü onlar bakar suya ve bilir akıntının o gemi için ne yapıp yapamayacağını. Neyse diyelim ki geçtiniz oraları ve geldiniz Beylerbeyi önlerine ama emin olun ki hiçbir kaptan o köprünün boğazın güzelliğini göremez bile. Bırakın zevki sefayı, gözleri yerinden de çıkar, açılır fal taşı gibi. Dikkat edin bakın tüm gemilerin düdük sesleri oralarda başlar. Nedeni de basittir kaptanın aklı başından gitmiştir bizim gemileri boğazı bir yandan öte yana geçen dolmuş motorlarını görmüş ve bu keşmekeşten nasıl kurtulacağını düşünmektedir. Hele birde boğazda balıkçılar lüfer peşinde ise manzara hakikaten korkunç olur. Balıkçı bilir ufak bir manevra ile kurtulacağını ama ya o kaptan. Yüz binlerce tonluk ve de 12-13 mil hızla gelen gemiyi o keşmekeşten geçirmek o köprü üstünden o manzarayı görmek inanın korkunçtur. Freni de yok ki gemilerin. Tam yol tornistan dese durması için Yassıadayı bulmak gerekir. Nedeni de basit boğazın akıntısı, o korkunç hızları ve de yine bilmediğiniz Üsküdar Beşiktaş arasındaki dipteki topuk. Bir derin yer bir de bu topuk iki hidrolik kontrol noktasıdır boğazda ve her şeyi karışımı tuzluluğu su dengelerini işte bunlar belirler.

Öyle anlar bölgeler olur ki herhangi bir geminin o bölgeye girmesi imkansız olur. Sanki denizde bir tepe varmış gibi davranır ve sizi mutlaka tepenin bir yanına atar, işte bunun bilgisi sizde olmaz ise koca gemi kayık gibi savrulur. İşte kılavuz kaptan bunun için şarttır ve de malını canını seven mutlaka alır bu hizmeti.

Şimdi kanal projesi derken hoca bize suyun üstündeki gemileri kaptanları anlatmaya başladı demişinizdir ama bunları bilmeniz lazım ki nerede olduğumuzu ve neyle de uğraştığımızı bilelim. Burası İstanbul Boğazı kendine has özellikleri olan bir kanal diğer kanallara benzemez. Zaten konuşmaların arasında geçmiyor mu insan buna şaşıp kalıyor. Efendim itiraz ediyorsunuz ama dünyada ses getiren büyük kanallar da var. Panama, Süveyş, hadi bir nebze de Korint dediniz mi yandınız. Durmadan tekrar ediyorum, o kanallar ile düşünülen kanalı karşılaştırmak demek  bu projeyi Boğazın kenarında bir lokantanın içki massında geliştirdiniz demektir. Öyle ya o eşsiz manzara yanında da biraz alkol ve de balık varsa sizi alır hayal dünyasına taşır ve de sonunda böyle bir proje ortaya çıkabilir ama ne dedik hayal dünyası işte sonu yok ki hayalin, ha bir zararı da yok elbette hatta yararı bile var.

Alır da bu projeyi gerçek olacak gibi topluma sunmaya çalışırsanız işte o zaman iş başka bir safhaya girer. Öyle ya burası sizin özel araziniz değil, malınız değil,harcayacağınız para da cebinizden değil harcamayı çalıştığınız paralar cebimizden çıkacak, öyle veya böyle.

Şimdi dönelim yine İstanbul Boğazına ve onca çalışmanın nedenine. Boğazın su dengelerini bileceksiniz ki ona vereceğiniz atık suyun nereye gideceğini nasıl gideceğini bilesiniz.

Sistemin genel bütçesi aşağıda verilen şekilde görülmekte. Yeşil üst tabaka Karadeniz kökenli suyu, mavi ise Akdeniz kökenli suyu göstermekte. Yeşil oklar ve altlarındaki sayılar km3 olarak hacımları, tatlı ya da az tuzlu Karadeniz kökenli suları mavi oklar ise Akdeniz kökenli suların değişim yönlerini ve miktarlarını yine km3 olarak göstermekte. Buharlaşmalar da kırmızı renkle ifade edilmiş bulunmaktadır. Altları çizgili olanlar ise tuzluluğu göstermektedir.,

 

Ne demiştik Boğaz Karadeniz’den Marmara’ya doğru akmakta. İyi de neden? Çünkü Karadeniz’e giren tatlı sular Karadeniz’i Akdeniz’e göreceli olarak daha yükseltmekte. Akdeniz hele Doğu Akdeniz ise bir buharlaşma baseni. Bir yerde su çok bir yerde de su az. Ne olacak o zaman su çok yerden aza doğru akacak. Aynen o karışmaz etmez denen Cebelitarık Boğazında olduğu gibi. Atlantik Okyanusunun suları da yüzeyden  Akdeniz’e  girer alttan da yoğun Akdeniz suları Atlantik okyanusuna boşalır.

Aynen İstanbul Boğazında olduğu gibi. Marmaranın altından gelen yoğun Akdeniz kökenli sular o sizin görmediğiniz derinliklerden kararlı bir şekilde karadenize kadar ulaşır. İyi de arada iki kontrol noktası var, öyle her gelen geçemez. Vergi vermek durumunda diyelim veya haraç diyelim ama bunlar para ile değil taşınan su ile ödenmekte.Gelin bunları biraz da esprili bir şekilde anlatalım.

Marmara Denizinden gelip İstanbul Boğazına alt taraftan giren su hemen Üsküdar Beşiktaş ortasındaki tepe nedeni ile üst taraftaki suyla karışır ve bir bedel öder ve su kaybeder. Boğaz geçiş ücreti tahsil edilir hemen orada. Buradan geçmeyi başaran sular yukarıya Karadeniz doğru ilerlerken o zavallı su Boğaziçi köprüsünün güzelliklerini göremeden geçer ama aklına taktı illa da bir şekilde görecek, köprüyü. İşte bunu da Anadolu ve Rumeli Hisarları arasındaki 110 metrelik Boğazın en derin yerinde gerçekleştirir. Burada da sular karışır ve alt su yine önemli bir bölümünü kaybeder ve bu sular yüzey çıkar. Dedik ya aklı kaldı Boğaziçi köprüsünü seyredecek diye. İşte yine başlar Marmara’ya doğru seyrine ama üst su ile karıştığı için rahattır ve bu sefer köprüyü görerek yine döner Marmara Denizine. Karadeniz’den gelen sudan da bahsedelim hemen. Boğaza Anadolu ve Rumeli fenerleri arasından geçerek 50-60 metre kalınlıkta girer bu su kütlesi. Karadenizin hırçın dalgalarından kurtulmuş, rahatlamış, sakinleşmiş bir şekilde devam eder yoluna. Sarıyer, Paşabahçe, Kanlıca diye seyrederek gelir süzüle süzüle, ama Boğazın güzelliklerine tam dalmışken hayran hayran seyrederken bir o yana bir bu yana savrulmaya başlar, virajlara gelmiştir. Kanlıca’nın yoğurdu, Emirgan’ın çayını tadayım diye düşünürken bir de bakmıştır ki durmak keyif yapmak bir yana hızlanmıştır çünkü önündeki kanal daralmıştır. Boğaz’a giren suyun bir kısmı da huzursuzdur. Eh öyle ya kopmuş bir kere anasının kucağından ve bir o yana bir bu yana savrula savrula başka diyarlara göç etmeye başlamış. Yarı yolda bir hüzün çöker bir kısmına ve geri dönmek ister. İyi de nasıl kapılmıştır bir kere akıntıya geri dönüşü olmayan yola ama hasretlik bu ağır basar bir yerde ve geri de döner. İşte bu romantik anlatımı destekleyen olay yine boğazın en derin yerinde gerçekleşir. Karadenizden gelen tuzluluğu az su bu kontrol noktasında da alt taraftaki yoğun Akdeniz suyu ile birleşir ve üst taraftan kaptığı su ile bu sefer tuzluluğunu biraz azaltır ve Karadeniz’e doğru yol alır. Üst taraftaki su ise tekrar ana kucağına dönmeye karar veren suyunu kaybetmiş halde Marmara’ya doğru yelken açar.Ama daha geçmesi gereken bir başka kontrol noktası daha vardır. Yukarıda bahsedilen Beşiktaş Üsküdar arası topuk. Buradan geçerken de yine alt taraftan su kapar ve kendisi de su kaybeder ve Marmara Denizine doğru jet akışı olarak adlandırılan halde çıkar.Bu çok önemlidir ve Marmara Denizinde sürekli olarak çalışan bir yem fabrikasının nedenidir. Bilmeyene hayda dedirtecek olan bir fabrika. Basitçe şöyle  bir şekille anlatayım size.

İstanbul Boğazından tabiri caiz ise şimşek gibi çıkan su Marmara denizinde derin bir iz bırakarak dağılır. Aslında pek te dağılmaz ama yayılması sürecinde Marmara’nın alt tabakasından su kapar. Böylece başka şekilde yüzeye çıkamayacak olan ve içerisinde pek çok besin maddesi bulunduran suyu yüzeye taşır ve bu su güneş ışığı ile buluşur. Boğaz neredeyse senenin her günü aktığı zaman zaman da çok daha hızlı aktığı için bu yem fabrikası her zaman çalışır ve Marmara denizine bol bol yem sunar. Dakika başı yem diyorum bunun da nedeni var elbette. Yem demek eninde sonunda balık demektir, yani Marmara denizinin üst suyundaki besin fazlalığının ve dolayısı ile balık zenginliğinin nedeni de budur.

Yem fabrikası bu çılgın proje bağlamında çok önemli bir olay bu nedenle bir başka resimle bu fabrikanın etki alanını da göstereyim istedim. Uğraştığımız yer o kadar ufacık ve alt suyun etkisi o denli fazla ki bu konuya öyle kısacık değinmek pek olmaz. İşte bir uydu resmi daha. Yem fabrikasının çalışması ve etkisi Boğazdan çıkışta birden beliren beyaz izle takip ediliyor.

Bu kızıl ötesi bir resim.Yani denizlerdeki sıcaklığa duyarlı bir resim . Bu gerçeği bilmezseniz bu resmi(bazılarının yaptığı gibi) bakın İstanbul’un atık suları nasıl Marmara’yı kirletiyor diye de sunabilirsiniz. İşin aslı esası bilimselcesi ise bu Marmara’nın çıkışında çalışan yem fabrikasının görüntüsü ve bu su da bırakın kirlenmeyi Karadeniz’den gelip te Marmara’ya hayat veren su. Nasıl hikaye ile bilim bazen nasıl faklı olabiliyor değil mi?

Renk ne derseniz bu da yeni proje bağlamında çok önemli ona da değinelim biraz. Marmara’nın alt tarafı yaz kış aynı sıcaklıkta. 14.50 C derece. Üst taraf veya Karadeniz yazın ısınır kışın ise soğur yani doğal süreçte ne olması gerekir ise o olmakta. İşte bu yem fabrikası sadece alttan su kapar dedik ya işte resimde de görünen bu. Diyelim ki yaz ve karadeniz suyu 230 C derece. Bu su Marmara’ya çıkarken alttan su kapıyor yani 230 C ve 140 C karışıyor ve su doğal olarak geldiği sıcaklıktan daha düşük bir değere iniyor ve uydu da bunu yakalıyor. Şimdi de öteki uca gelelim. Mevsim kış Karadeniz oldu 70 C diyelim. Bu su Marmara’ya çıkarken de alttan 14.50 C  su kapıyor ve bu sefer de ısınıyor. O balık dediğimiz dostlarımız da bunun farkında aslında. Onlarda bu suyun içine giriyor ve hem daha sıcak hem de bol besinli suda memnun mesut geçiniyor.

Bir başka boyutta daha bakalım bu yem fabrikasına.

İşte görüntü böyle oluyor sisteme biraz başka boyutlarda bakınca ama yem fabrikası deyin başka şey deyin Boğaz Marmara çıkışında etkileşim bu boyutlarda.

Jet çıkışına bir örnek daha göstereyim oldu olacak ki sistemin dinamiklerini daha iyi anlayabilelim.

İşte Marmara’nın özelliği hemen yanı başındaki anasından babasından farkı. Unuttum galiba ben derslerimde Marmara’yı Sağlıklı Akdeniz ve solunum zorluğu çeken Karadeniz’in astımlı doğan çocuğu olarak tanımlarım. Doğuştan solunum rahatsızlığı var bu denizimizin. Bir de yanı başına şehri İstanbul kurulmuş garibimin bir de onu yükü ile uğraşmak zorunda. Bu resimde gördüğünüz renkler besin demek oluyor. Karadeniz besin zengini, Ege de fakiri gibi bakarsanız renklere daha iyi kavrayabilirsiniz durumu. Düşünün ki Karadenizi Karadeniz yapan besinlerin rengi bu.  Tuna’nın da önemi bir anda beliriveriyor, apaçık duruyor karşımızda. Allahtan bize yani şimdiki musluğa gelene kadar rengi biraz açılıyor, yani biraz arıtıma uğruyor Tuna’nın organik madde açısından zengin suyu.  Şimdi birde Marmara’ya bakın bakalım. İlla bilim adamı olmaya gerek yok ahkam kesmek için.  İyi ya hocam ne güzel besili bir deniz, bizim inekler ile Angusları karşılaştırmak gibi bir şey. Fena mı eti de sütü de bol olur. Tabi iyi olmasına iyi de bir de bu resmin deniz altında kalan uyduların göremediği ama bizim bildiğimiz kritik dengeler var.

Bu doğal yapı şimdi bir de bu “çılgın proje” ile baş etmek durumunda kalırsa ne olura hazırlık olarak inceliyoruz sistemi daha detaylı olarak. Boğaz Marmara çıkışındaki yem fabrikasına ve Marmara içinde üzerinde fazla lafa gerek olmayan değişimlere dikkatinizi çeksem yeterli. Sistemin ne kadar dinamik olduğu uydu resimlerinden de belli.

Bu uydu verisini birkaç saat sonra alsanız bambaşka bir dağılım izlersiniz işte bu kadar dinamik bir yer. Ama dengeler böyle kurulmuş, her şey buna göre şekillenmiş.

Hani size Çanakkale’den giren alt suyun Marmara adalarının güneyinden çukura boşaldığından bahsetmiştim. İşte onun da yüzeydeki etkilerini de Erdek Çanakkale Boğazı arasında görmektesiniz.

Şimdi gelelim biraz rakamlara, sayılara; bundan sonra bahsedeceğim sayılardan tuzluluk binde olarak  ve debi senlik ortalama kilometre küp değerlerdir, elbette değişebilir ama genel anlamda bütçe böyledir.

Karadenizden %o17.86 tuzluluk ile Boğaza 603  km3 su girer. Bu su boğaz boyunca alt suya 41 km3 su verir ama alt sudan da 91 km3 su kapar, hani şu anasında dönmek isteyen ve de Boğaziçi köprüsünü göremedim ben  geri dönüyorum diyen sular bunlar. İşte bu nedenlerden dolayı yani

603 km3 (giren su) – 41 km3 (alt suya kayıp) + 91 km3 (at sudan üste çıkan) = 653 km3

ama alınan verilen suların tuzlulukları da değişiktir işe bu nedenle Boğaza %o 17.86 tuzluluk ile giren su %o20.17 tuzlulukla  Marmara’ya merhaba der.

Yani Boğaza giren sudan daha fazlası ama daha tuzlusu Boğazdan çıkar.

Şimdi birde Boğazın altına bakalım buraya da %o37.3 tuzlu 353 km3 su girer. Yoldaki ilk ve ikinci kontrol noktalarından geçerken üst tarafa 91 km3 su kaptırır ama üst taraftan da 41 km3 su çalar. Sonuç %o37.30 tuzlulukla 353 km3 su girer ama Karadeniz’e %o35.54 tuzluluk oranında 303 km3 su çıkar.

Aman ne var bunda canım demeyin. Bu kadarcık hesap sizin tuvaletten çıktıktan sonra çektiğiniz suyun Boğazın altındaki sağlıklı serüveninin anası babası.

Bu proje yapılırken işine gelen alttaki suyun tamamının üste çıktığını veya çıkmasa dahi Karadenize ulaşamadığını söylemekte idi. Ama biz hariç her biri yanıldı. Neden  derseniz cevabı da basit. Onlar laf üretirken biz çalışıyorduk ta ondan. Şimdi beni bu projeye olmaz dediğimde sadece suçlayan bazı insanlar ne yaptığımızı okuyunca sistemi anlayınca neden olmaz diye damgayı yapıştırdığımı da belki anlarlar.

Neyse efendim devam edelim şu bütçeye. Geldik suyu Marmara’ya kadar getirdik ve de buradan Marmara’ya bıraktık. İşte burada harika bir olay daha olmakta demiştik.

Marmara denizine tuzluluğu değişerek giren karadeniz suyu Marmara’ya çıkınca Marmaranın alt tabakasından su kapıyor. Başka türlü yüzeye çıkma olasılığı olmayan alt tabakadaki besin tuzları açısından çok zengin olan su üst tarafa çıkınca güneş ışığının da etkisi ile hemen alg oluşturuyor veya deniz yosunu veya denizi yeşil yapan canlıları oluşturuyor.Yani Marmara Denizinin İstanbul tarafında hem Karadenizden gelen organik yük, hem kıyılardan ne yaparsanız yapın giren atık malzemeler ve de bu jet çıkışı nedeni ile üretim fazla oluyor. Daha ne isteriz demeyin mikroskobik olan alg üretimi demek  daha büyük canlılar için onlar da küçük balıklar için onlar da daha büyük balıklar için ve en sonunda da bizler için besin olurlar ama birde bunların yaşamlarının sonunda ölmeleri var. Hem de çok kısa biz zamanları var bu dünyada. Sonra ver elini alt su. İyi de bir de parçalanma süreci var bu her bir organik maddenin.İşte bu süreçte de oksijene ihtiyaç var. Bakteriler bu parçalanmayı yaparken oksijen kullanırlar. İyi de Marmara’ya gelen oksijen Marmara’nın ilk 25 metresini oluşturan tabakayı bol oksijenler ama alt tabakaya da geçemez, yani bariyeri delemez. Aman ne bariyermiş demeyin denizaltıları bile zorlar bu tabakalaşma. İşte efendim biraz karışık olan bu süreç oksijeni üretimin ve dolayısı ile çökelmenin daha yoğun olduğu Marmaranın doğusunda ve ortasında daha fazla tüketir.

Marmara’ya oksijen ise sadece ve sadece Çanakkale Boğazının altından geçip gelen daha tuzlu ve dolayısı ile daha yoğun olan Akdeniz suları ile taşınır. Yukarıdaki şekil de bunun özeti. Yüzeyde oksijen her zaman var, nedeni atmosferik oksijen. Ama dibe inilince 25 metrenin altı bir felaket. Balık yaşamını destekleyecek sayı 5 diye düşünün. Marmaranın altının tamamında bu sayı 0.5 ila 1.2 arasında.En kritik bölge de İstanbul’a en yakın bölge ama bunun nedeni İstanbul değil tamamen doğal olarak çalışan bu yem fabrikasının atıklarının parçalanma sürecinde oksijen tüketmesi. Girdi de 200 km batıdan ve denge de böyle oluşmuş vaziyette. Yani oksijensiz koşullar oluştu oluşacak. Marmara denizine giren kanalizasyon suları Boğazın altı aracılığı ile Karadenize gönderilmeseydi zaten çoktan oksijensiz kalmıştı. İkide bir diyorum ama bu günleri Sayın Bedrettin Dalan’a, sayın Atom Damalı’ya sayın Temel Belek’e ve eminim ki isimlerini dahi bilmediğim ekibine borçlu olduğunuz da unutmayın.

Marmara’da oluşan ve üzerinde hassasiyetle durduğum bu jet çıkışı, alt su kapma ve benim yem fabrikasının çalışması sadece ve sadece bize has bir olgu, dünyada başka hiçbir yerde olmayan bir özellik bu. Bu jet çıkışını ve de üretimi de yapan su yoluna devam eder ve Marmara yüzeyinde dağılır. İşte yukarıda bir örnek size. Öyle dümdüz akma yok sistemde. Mendereseler çizerek yola devam eder.

Şimdi yine bütçeye dönelim. Marmara’ya Boğazdan geçerken su kaparak gelen ve %o 20.17 tuzluluk ile senede 653 km3 olarak çıkan bu su 200 km uzunluktaki Marmara’yı geçerken yine su alışverişinde bulunurlar ve büyük oranda Marmara’ya çıkarken oluşan bu jet akışının alt sudan kaptığı 251 km3 boyuttaki  yoğun sular nedeni ile Çanakkale Boğazının kapısını çaldığında %024.92 tuzluluğa ulaşmış olur.  Elbette üst su da bu süreçte 51 km3 su kaybeder ve böylece Marmara’ya 653 km3 olarak çıkan Karadeniz suyu 847 km3 boyuta ulaşır. Çanakkale Boğazında bir tek karışım noktası vardır. Orası da Nara burnudur. Nara burnunda muazzam bir karışım olur ve Marmara’dan gelen suya alttan gelen 398 km3 eklenir ve dolayısı ile Karadeniz’den 603 km3 olarak giren su Ege denizine 1218 km3 bir hacim ve %o29.29 tuzluluk ile çıkar. Bu değişimi ortaya koyunca zamanında işine gelen bize bak gördün mü hocam siz kendiniz diyorsunuz 603 km3 girdi 1218 km3 çıktı demek alt su üste karışıyor diye kendi verimizi bize tersten satmaya kalkardı. Fotoğrafa nasıl baktığınıza bağlı bir olay. Sisteme orasından burasından ufak bir pencereden bakarsanız göreceğiniz bu olurdu elbette. Onlar zaten küçük hesaplar peşinde olan doğanın nasıl çalıştığından çok bazı makamlara yaranma çabasında olan kişilerdi ve de silinip gittiler zaten.  Önemli olan sistemi bir bütün olarak görebilmekti ve biz de ekibimizle işte bunu gerçekleştirdik, buna dayanarak sistemin saat gibi çalışacağını söyledik ve de öyle çalışıyor.

Şimdi resmin birde öteki tarafına bakalım. Karadenizin nehir girdileri nedeni ile daha yüksek olan ve dolayısı ile Boğazları geçerek Ege’ye ulaşan sularını hallettik ama bir de tuz dengesini sağlamak için Akdeniz’den gelen yoğun sular var ona da bakmalıyız. Gözden ırak gönülden ırak olamıyor sistemin bu parçası ve de çok önemli. Şu kadarını söyleyeyim yeterli olur zannederim. Karadenize giren tüm sular nehir veya yağmur tatlı su. Peki Karadeniz neden tuzlu?. Gördünüz mü işte illa bilim adamı olmaya gerek yok. Bir tuz kaynağı bulmalısınız ki tatlı su tuzlansın, işte o da Akdeniz suyu. Demek ki Karadeniz’in en son halinin şekillendiği 12 000 seneden ve su dinamiklerinin halen sürdüğü gibi şekillendiği son 3500 seneden bu yana alt su Kradeniz’e çıkmakta. Hemen aklınız yine karıştı değil mi, nereden çıktı şimdi o binlerce seneler.

Ona geleceğiz gelmesine  ama gelin önce Ege’den dalalım Çanakkale Boğazına ve Ege’nin %o38.86 lık tuzlu ve senelik 918 km3 boyutunda suyu ile dayanalım Çanakkale’ye.  Bu suda besin açısından birşey yok ama bilin ki oksijen de çok. Çanakkale geçilmez söylemine  uygun olarak, bu su Nara Burnuna kadar memnun mesut gelir ama orada öyle bir hidrolik karışıma uğrar ki sormayın gitsin. Komşunun adalarından geçerek geldiği saptanan 398 km3 hemen geriye döndürülür, ülke sınırlarına sokulmaz. Geri kalan kısım Marmara’ya girmeden ortama biraz alışsın diye 27 km3 te üst sudan alır ve böylece tuzluluğunu da büyük oranda koruyarak Marmara’ya %o38.58 tuzluluk ve doygun sınırdaki oksijeni ile boşalır. Boşalır sözünü bilinçli diyorum çünkü hakikaten Çanakkale Boğazının altından gelen bol oksijenli yoğun su Çanakkale Boğazının hemen çıkışında yer alan 800 metre derinlikteki çukura boşalır. Bir kısmı da önce Erdek Körfezine girer ve adaların aralarından geçerek yine aynı çukuru doldurur. Bu boşalma ve çukura batma süreci gelen suyun o günkü yoğunluğuna ve sıcaklığına bağlı olarak değişir. Kimi zaman örneğin -300 metreye kadar batar ve sonra yatay dağılıma girer.Bazen de özellikle sonbahar aylarında daha sık olmak kaydı ile çok yoğun su girişleri olur ve bu kütle doğrudan dibe kadar batar ve daha sonradan yatay serüvenine devam eder. Bu sudan uzun uzun bahsetmemin nedeni bu su kütlesinin Marmara için hayati öneme sahip olmasından ileri gelmektedir. Marmara Denizinin alt tabakasının yani 25 metreden daha derin her yanının yegane oksijen kaynağı işte bu su kütlesi olmaktadır. Marmara Denizinin alt tabakasında oksijen girdisi Çanakkale Boğazı tarafından olmakta, oksijen tüketimi ise hani o boğazdan jet halinde çıkan su kütlesinin alt sudan kapıp üste getirdiği bol besinli suların neden olduğu alg patlaması sonrasında oluşan mikroskobik canlıların dibe çökmesi ile Marmara denizinin orta ve batı kesiminde olmaktadır. Biraz karışık biliyorum ama işte mesele de zaten bu karmaşık sistemi anlamakta yatıyor. Bir kez daha özetleyeyim o zaman. Marmara Denizinde alt tabakada yani 25 metrenin altındaki tabakada  oksijen tüketimi orta ve doğuda, oksijen girdisi ise batıda olmakta. İşte bu denge hatta dengesizlik nedeni ile alt tarafta oksijen çok sıkıntılı durumdadır. Özellikle istanbul tarafında 25 metrede oksijen balık yaşamını destekleyecek olan seviyeden çok daha az ve neredeyse oksijensizlik sınırına dayanmış durumdadır. Bir başka değişle Marmara’da 25 metrenin altında balık yaşamını destekleyecek oksijen yoktur. Burada hemen birkaç dalgıç bana karşı çıkacaktır hocam yanıldın falan diyeceklerdir. Ben derin yerlerden bahsediyorum  derinliğin 50 metre ve daha az olduğu yerlerde hikaye biraz daha değişik ama Marmaranın asıl kütlesini meydana getiren derin sularda dikey dalarsanız -25 metre ekonomik balık türlerini destekleyecek seviyeden çok aşağılardadır ve buralarda balık olmaz. Bu nokta sert bir nokta ama öyle olmak durumunda.

Şimdi bir de Marmara Denizinin hacminden bahsedelim. Ufacık bir yer,  topu topu 3378 km3 hacmi var. Bizim gördüğümüz gezdiğimiz balık avladığımız kirlettiğimiz  ilk 25 metrelik yerin hacmi ise sadece ve sadece 230 km3. Gerisi yani 3148 km3 hacim alt suyu meydana getirmekte. İşte bu nedenle Marmara denizi kritik. Yapılan bir müdahaleye hemen cevap verecek kapasitede çünkü bu kadar suya atılan alınan her şey ona maalesef etki edebilmekte.

Şimdi giren çıkan suyun km3 olarak hacmini de biliyoruz. Eh o zaman geriye kalıyor basit bir hesaplama. Marmara Denizinin üst tabakası yani ilk 25 metreyi oluşturan kütle 3 ayda bir yenilenebiliyor. Yani Karadeniz’den gelen su kütlesi Marmara Denizinin yüzey suyunu 3 ayda bir yenileyecek kadar çok. Alt taraf ise daha hacimli ama gelen su da o kadar çok. Onun da değişim süreci 7 yıl. Yani her yedi senede bir bu su kütlesini değiştirecek kapasitede alt su girişi de olmakta.

Bu kadar dinamik bir yapı. Bu değişimleri Karadeniz veya Okyanuslar için düşünürsek 300 500 hatta bin senelerden konuşmamız gerekmekte. Yani elimizdeki deniz çok ama çok dinamik bir yapıda. Zaten bu yüzden bizim hoyratça davranışlarımızla baş edebiliyordu, yoksa şimdiye kadar onu çoktan katletme başarısını göstermiştik.

Buraya kadar Marmara Boğazlar sistemini gezdik dolaştık ama bu sistemin en önemli tarafı olan İstanbul Boğazına yakından bakmadık şimdi biraz da ona bakalım.

Burası bir harika yerdir. Dünyada eşi benzeri yoktur. Elbette kıyıları yapıları iki kıtayı birleştirme edebiyatlarından bahsetmiyorum. O tarafı hepimizin bildiği gördüğü  yönü. Ama ya su tabakaları. Yukarıda anlattım ama sadece tuzluluk ve hacim olarak. Şimdi de bu su kütlesinin boğaz boyunca nasıl aktığına bakalım.

İşler yukarıdan seyredilen gibi olmuyor. Karadenizden gelen su kütlesi Boğaza 60 metre kalınlığında bir su kütlesi olarak giriyor. Boğaz boyunca bu kalınlık azalıyor ve Topkapı önlerinde bu kalınlık 15 metreye kadar inceliyor. Nedeni alt suyun akışı ile ilgili.  Yoğun Akdeniz suları da Marmara Denizinden gelip boğazın altına 40-50 metre kalınlıkta giriyor. İşte Yenikapı Atıksu tesislerinden gelen kirli sular da tam da buradan sisteme veriliyor ama elbette öyle tek bir borudan değil. Neyse şimdi bu da değil zaten önemli olan. Alt su da 40-50 metre kalınlıkta giriyor ama Boğaz çıkışında o da 10-15 metre inceliyor. Tam bir ikili akış sistemi.

 

İşte aynen bu resimdeki gibi. Karadenizden gelen sular yeşil renkli, Akdeniz’den gelenler ise mavi. Karadenizden Marmara’ya gelişte incelen su tersini Marmara’dan Karadeniz’e giderken de yapmakta. Karışımlar en derin yerde ve de Üsküdar Beşiktaş arasında.

Biri üstteki güneye alttaki kuzeye akmakta. Boğaz çıkışında ise adını ODTÜ Kanalı olarak koyduğumuz kanala girip 2 metre 1 metre hatta santim kalınlıklara inip Karadenizin derinliklerine doğru boşalıyor.

Aynen Akdeniz’den gelen alt suyun Marmara’ya boşalması gibi. Bunları bulmak kolay olmadı. Çünkü bizden başka kim araştırma yapsa bu suyun kalınlığını bilmedikleri için gözlemleyemezlerdi. Halbuki biz yüz binlerde dolarlık aleti her seferinde dikkatli bir şekilde diple temas ettirip olabilecek en hassas ama en riskli çalışmaları yaparak bu bilgilere ulaştık. Kolay değil bunları yapmak ama iyi ki de yapmışız da burada size aktarabildiklerimin arkasında rahatlıkla göğsümü gere gere durabiliyorum.

Bunlarla da kalmadık akıntıları da ölçtük ve işte su sonuçları aldık. Öyle yalıda oturup ta boğazı seyrederek boğaza ahkam kesenler gibi değil, neden böyle dedin derseniz geçenlerde bir basın organında tartışılıyordu bu konu ve kişiler benim Karadeniz akıntılarına karşı “orkoz”” olayını örnek gösterip o zaman da boğaz tam ters akar efendim, yalılarda bile su yükselir edebiyatı ile sanki beni yalanlamaya çalışıyorlardı. Bunlar işi bilmemek hafife almak demektir. Sene 365 gün ve orkoz olsa olsa 1 veya 2 defa o da birkaç saatlik bir olaydır. Bunu genele yayarsanız boğazda yalıda oturup oşinografi yapıyorsunuz demektir. İşte bizim dayandığımız sonuçlar. Uzun süreli akıntı ölçümleri ve bunun içerisinde sadece birkaç günlük ters akıntı hem de bazı ahkam kesen muhterem beylerin yalılarda ellerinde kahve fincanları ile otururken gördüğü üst tarafta da değil alt tarafta.

Bu şekil size der ki. Ben Boğazın Karadeniz çıkışındaki akıntıları gösteriyorum, siyah oklar kuzeyi, turuncular ise güney yönleri göstermekte bir santim uzunluk ta 20 cm/saniye hız demek der. Dedim ya işimiz böyle ölçümleri yapıp onu dillendirme sanatını icra etmek. Bu uzun 8 ay sürecinde Marmara’dan gelen su hep kuzeye Karadeniz’e doğru aktı. Sadece birkaç gün o da poyrazın deli gibi estiği birkaç gün Karadenizden gelen su o kadar arttı tepeme bindi beni altta sıkıştırdı ve ben o nedenle akamadım Karadenize çıkamadım der. Ama sağolsun Akdeniz abim bu durumu hemen fark etti ve bana sağladığı ek basınç desteği ile yine bu durumu da alt ettik ve Karadenize doğru yolculuğuma devam ettim der.Yani İstanbul’da sifonu çektiğinizde basit bir ön filtrelemeden geçen suyun  Karadeniz’e ulaştığının delilidir bu uzun süreli ölçümün sonuçları. Bir başka eşi benzeri de yoktur.

Şimdi gelelim işin özüne. Sistemi sürdüren en önemli faktöre. Boğazlar akar durur değil mi? Nedeni keşke hep insanın aklına gelen kuzey daha yüksek güney daha aşağılarda da ondan akar olgusu olabilseydi. Bu akışın yegane nedeni Karadeniz’e giren tatlı suların fazlalığıdır.Şu yukarıdaki bütçe grafiğindeki 352 km3 olan yeşil ok.

Karadenize giren tatlı sular, yağmur suyu, nehir suyu dur. Ama birde buharlaşma var elbette, yaz kış ama yazın daha fazla olan. Yüzey alanına göre buharlaşma hesaplanabiliyor ve yaklaşık yağmur girdisi kadar da buharlaşma olduğunu biliyoruz. Geriye kalıyor nehir suyu girdisi. Daha doğrusu o kalsın istiyoruz çünkü nehir sularının debisini biliyoruz.

İşte bir hesaplama

”Thus the flow of river discharge into the Black Sea is dependent on geographical zonality and on average the rivers feed 348 km3 fresh water a year into the sea. Of this, 86 % is contributed by ten major rivers: the Danube 200 km3 (57.5 %), Dnieper 43.5 km3 (12.5 %), Rioni 13.37 km3 (3.8 %), Dniester 9.1 km3 (2.6 %), Chorokhi 8.71 km3 (2.5 %), Kizil-Irmak 5.90 km3 (1.7 %), Sakarya 5.60 km3 (1.6 %), Yesil-Irmak 5.30 km3 (1.5 %), Kodori

4.17 km3 (1.2 %) and Bzyb 3.79 km3 (1.1 %)”

Neresinden bakarsanız bakın Tuna en önemli su kaynağı.Sonrası da diğerleri. Toplamı da seneler içerisinde oynamalar yapsa da bizim hesaplamalarımızda olmuş 352 buradaki kaynağa göre de 348 km3 ama hep bu mertebede. Bu suyun miktarı sene içerisinde de elbette değişmekte. Bahar ayları ile birlikte eriyen karların suları debileri arttırıyor ve bu da Mayıs Haziran aylarında Boğazlardaki akıntıları doğal olarak etkiliyor ama bunlar hep aylık değişimler.

Sisteme genel anlamı ile böyle baktıktan sonra gelelim “çılgın proje”ye. Bende kendime göre bir kanal çizdim. Google Earth elimizin altında, bir de elektronik fırçayı aldık mı ver elini kanallar dizini.

İşte benim hattım da bu. Karadeniz’den Marmara’ya bir çizgi, oradan buradan geçmekte ben kara kesiminden anlamadığım için nereden geçeceği benim için pek fark etmiyor. Elbette benim de karadaki olası etkileri hakkında kişisel fikirlerim var ama bunlar sadece kişisel görüşlerim o konuda bir uzmanlığım yok. Zaten sizleri de burada uzmanlık konum olan deniz bilimleri konusunda bilgilendirmeye çalışıyorum. Ama bu çılgın projenin her iki yanındaki yüzeylerden tatlı su depoları olan  akiferlere olacak etkisini hesaba katmışlarmıdır acaba.  Onca nüfusu besleyecek olan su havzalarına ister istemez sızacak olan tuzu. Kaş yapayım derken göz çıkartmayalım sakın. peki bu yeni şehirlerin hem de her biri onlarca milyon kapasitede olan yerleşim yerlerinin kanalizasyonu nereye akacak? Kanala verirseniz Marmara bunun altından kalkamaz çünkü kanal 25 metre ve bu Marmara’nın üst suyu ile karışacak. Felaket aylar içerisinde kapınızı çalar ve bırakın yenisini eski İstanbul’un Marmarası da atıksu sistemi de bir anda çöker. Alt suya da veremezsiniz çünkü kanalda bu yok. Yapılacak tek şey tüm kanalizasyonu yine kuşaklama ile toplamak ama tabiat bu sefer Boğazdaki gibi kolay çözüm de sunmayacak. Boğazdaki su 3000 seneden beri Karadeniz’e kendi yarattığı kanaldan akmakta. Bu yeni kanalın ağzında öyle bir sistem de yok. Önü de Boğazın Karadeniz’le birleştiği yer gibi de değil.Sığ. Mecburen kanalizasyon atıklarını onlarca kilometre açığa çukura kadar taşımak ve oradan denize vermek durumunda kalacaksınız. Olmaz değil elbette bu dediklerimin her biri kesinlikle yapılabilir. Ha maliyeti milyarlarca dolar daha artı olur eminim ki bunu da hesaba katmışlardır. Ama koca koca şehir planlamacılarının Dubai’de kanalizasyonu ne yapacaklarını da unuttuklarını bilmem biliyormusunuz.

Neyse gelelim kendi uzmanlık alanıma. Çizmesi kolay ben açtım kanalı yukarıdaki gibi. Ve bildiğim kadarı ile neler olabilecek diye düşünmeye başladım.

Muhtemel senaryolar;

Bu kanalı açınca ilk olacak olay Boğazlardan geçerken iki kontrol noktasından geçen ve alt su ile karıştığı için tuzluluğu değişen su yerine bu sefer Karadenizden giren ve alt su ile karışma olanağı da olmayan %017.86 tuzluluktaki su Marmara’nın %024.92  tuzluluğundaki suyu ile buluşacak.Canım ne olacak olur o kadar demeyin. Sistem buna alışık değil. Karadenizden gelen su bu sefer İstanbul Boğazından geçipte gelen ve hidrolik karışım sonucunda %o24.92 tuzluluğa sıçramış olan suyun üzerinde hareket edecek. Yine muhtemeldir ki ilk onlarca senelerde çıkışı Boğaz suyunun çıkışı gibi jet halinde olacak ve hem Marmara’nın, hem de alt suyun yüzeye çıkmasına neden olmaya devam edecek. Yani bir Boğaz Marmara buluşması daha yaratılacak. Bu çıkış nedeni ile yine alt su yüzeye çıkacak ve yeni bir üretim fabrikası daha çalışmaya başlayacak. İyi ya işte kanalın faydaları bak bir yem fabrikası daha  eh bu da balıklar için iyi haber diyebilirsiniz. Evet önce iyi bir haber olacak bu ve belki de balık bile bollaşacak ama bu çok kısa sürecek çünkü burası çok dinamik bir yer. Önce yem fabrikası çalışacak ama yem fabrikasının ürünlerini yiyenlerin ve yenmeyen ürünlerin bir de dibe çökmesi ve parçalanmaya başlaması ile oksijen de tükenmeye başlayacak. Kanal Boğazın batısında yer alacak ise bu yem fabrikasının atıkları da Marmara’nın orta ve batısında etkili olmaya başlayacak demektir. Dibe çöken atıklar zaten oksijensizlik limitlerinde olan seviyeyi biraz daha aşağıya çekecektir. Hadi diyelim Çanakkale’den gelen oksijen orta ve batıda belki de hala oksijeni yeterli seviyede tutacaktır ama burada tükenmeye başlayan oksijen Marmara’nın Boğaz çıkışında halen en kritik seviyede olan oksijen seviyesini olduğu yerde tutamayacaktır.

Özetle bu kanalın yaratacağı ek üretim Marmara’nın alt suyundaki oksijeni kısa zamanda tüketecek ve Boğaza yaklaşan ve Karadeniz’e geçmeye çalışacak suyu muhtemelen aylarla ifade edilebilecek kadar çok kısa bir zaman sürecinde oksijensiz hale getirecektir.

Bu durumun oluşma ihtimali çok yüksek ve eğer gerçekleşir ise;

Anoksik yani oksitleyici değil de indirgeyici bir ortam oluşur işe burada ilk artacak olan fosfat olacaktır. İkinci kanal Boğazın faaliyetini sonlandırmayacağı ve halen süren her olay aynı hızla süreceği için alt tabakada oluşan fosfat zengini su yüzeye çıkacak ve bu sefer birinci yem fabrikası daha da etkin çalışmaya başlayacaktır. Bu zaten anoksik koşulların oluşmaya başladığı alt tabakada şok etkisi yaratacak ve sistem süratle geri dönüşü olmayan anoksik koşullara doğru hızla sürüklenecektir.

Bu suyun su değişimi zaten kısıtlı olan İzmit körfezine girmesi ile durum daha da kötüleşecektir.  Oksijensiz suyun dip çamuru ile temas etmesi halen Karadeniz’de çalışan mangan pompasını tetikleyecek ve oksik anoksik su tabakalaşmasının oluşacağı 25 metrede “fine particulate layer” olarak adlandırılan (FPL) ince mangan oksit parçacıkları yayılacaktır. Bu mangan pompası çok harika bir olaydır. Mangan anoksik koşullarda çözünmüş veya erimiş halde dir ama oksik ortamda da hemen çok ufak mangan oksit parçacıkları oluşturur. Bana ne bundan demeyin çünkü bu parçaçıklar 25 metrede yayılmaya başlayınca bu sefer güneş ışığının alt tabakaya geçmesini tamamen engelleyecek ve bu sefer de zaten bir iki metreye şıkışan sıcaklık tabakalaşması çok daha belirgin hale gelecektir.

Marmara alt suyu Haliç’e de girmekte ve aynı olayları burada da gerçekleşmektedir. Yani Haliç içerisinde de alt tabaka anoksik olacak ve de FPL  ara tabakada ışığın geçişini engelleyecektir.

Kış mevsiminde ara sıra da olsa hani boğaz trafiğini ara sıra durdurmaya kadir olan lodos esecek ve bu sefer de alt su üst su ile karışmaya başlayacaktır. Tanrı ne hikmet ise bizim burnumuzu bazı hayvanlara göre koku körü yaratmış olsa da bir tek hidrojen sülfür gazını milyonda bir olsa da hissetmemizi sağlamıştır. Gül kokusu olsa iyi ama bu pek te hoş olmayan bir kokudur ve eminim ki ya bu koku ya da sülfürü ile merkaptanı ile daha da beterleşen çürük yumurta kokusu Marmara’yı saracaktır.

Hocam yeter bu kadar demeyin ben sadece sistemin bilinen dinamikleri ile olabilecekleri sıralıyorum Felaket tellallığı falan yapmak isteğim hiç yok.

Şimdi gelelim bir başka tarafa. Siz Marmara’ya açılan bu kanal ile Karadeniz havuzundan ikinci bir musluk ile Marmara’ya su akıtmaya başladınız mı sisteme giren bu suyun bir şekilde sistemden çıkması gerekecek. Bu işi Çanakkale Boğazı üstlenecek elbette başka bir yer yok çıkmak için. Bu sefer ister istemez Çanakkale boğazındaki su seviyesi birkaç santim dahi olsa artacak. Bu Nara Burnundaki kontrol noktasına ek yük demek olacak ve sisteme alt tabakadan giren su ilk dönemde belki de azalacak. Bu suyun önemi tuzlu olması kadar bol oksijenli olması idi. Marmaranın altını oksijenlikle oksijensizlik sınırında bile olsa oksijenli seviyede tutmayı sürdürebilen bu suyun debisi azalırsa  ikinci fabrikanın yem üretmesi ve daha sonra organik parçalanma ile ilave olarak tüketilecek oksijen seviyesi bunlar olmasa bile darbe yiyecek.

Buraya kadar anlatılanlar kanalın 25 metre derinlikte olması halindeki senaryolar.

Diyelim ki kanalı 30, 40 hatta iki tabakalı akıma engel olmamak için maliyetini de belki onla çarpıp 50 metre derinlikte yaptıklarını düşünelim.

O zaman ikinci kanalın da aynen Boğaz gibi çalışacağını ancak Boğazdaki iki hidrolik kontrolden yoksun olacağını düşünmeliyiz. Böyle bir kanal işin boyutunu sistemin sizlere anlatmaya basitçe çalıştığım havuz problemine döndürür. Havuzu dolduran nehirlerin adı sanı ve debisi değişmeden bir ikinci musluk. Tamam iki taraflı bile olsa Karadeniz’in daha az tuzlu suyu azalacak nehir debisi değişmediği sürece bu eksiklik alt akıntı ile gelen Akdeniz suyu tarafından doldurulacak ve Karadeniz’in zaten süregelen tuzlanma süreci daha da hızlanacak ve ekosistem mutlaka ama mutlaka bu ani değişime cevap verecektir.

Hemen akla nasıl olacak sorusu gelecektir ama bende bunu  hemen cevaplayıp, keşke bilebilsek diyeceğim.

Çünkü ne olacağını hidrolik yükler hesaplamalar ile kestirebiliyoruz ama doğanın ekolojik olarak nasıl cevap vereceğini kesinlikle bilemiyoruz.

Burada hamsi örneğini verelim. Karadenizin hamsisi bir dönem yok olmanın eşiğine geldi. Biz de o dönemde Karadeniz’de araştırmadaydık. Her türlü alet edevat en son teknolojik aletler ile yok olan hamsiyi sayma peşindeydik. Hiç unutmam  bir seferde tek bir tane dahi hamsi yakalayamadan dönmüştük. Gemimizde yapılan milyon

dolarlık tadilat sonunda yakalanan tek balık çaça idi ve de o da dalgalar ile geminin güvertesine gelmişti. Ama yer gök  (Mnemiopsis leidyi) denen bir deniz anası türü ile kaplı idi. Öyle ki denizin yüzeyi bunlarla tamamen kaplanmış deniz bile görünmez hale gelmişti. Makinacılar geminin motorlarını soğutan su kanalının bile tıkanmasından korkar gözleri hep motorun ısı göstergesinde olurdu. İşte grafiği ve bu özel canlı türünün kendisi.

Yok olan  hamsi ve onun boşluğunu dolduran bir deniz anası türü. Ekonomik tür aşağıya işe yaramayan tür yukarıya. Bu yeni tür Karadenize muhtemelen petrol tankerlerinin boş olarak yol alırken sarnıçlarına doldurmak zorunda olduğu su ile taşınmıştı buralara. Başka denizlere özgü bu tür Karadenize gelince ve yeni ortamı görünce sanki delirdi. Çoğaldı çoğaldı. Suyun üst kesimlerinde yoğunlaşan bu canlı türü hamsinin de sudan hafif olan yumurtasını yedi.

Yedikçe dahada çoğaldı dahada yedi derken tüm Karadeniz’i ve de akıntılar ile Marmara’yı kapladı. Balıkçı ağını denizden çekemez oldu. Ağın su boşaltması bu jelimsi canlı tarafından engellendi ve balıkçı bırakın avı, ağını kurtarmak için ağını kendi elleri ile kesip sudan kurtarabildi. Peki bilim ne yaptı. Koskoca bir hiç, çünki yapacak hiçbir şey yoktu. Bunlar çoğaldı çoğaldı ve öyle bir an geldi ki bir anda her biri, hiçbir yiyecek madde bulamadı. Her şeyi tükettiler ve de bir anda hepsi yok oldu.

İşte doğa ile bilerek veya bilmeyerek oynamanın en güzel örneği.

Takın ikinci musluğu sonra seyreyleyin bakın neler oluyor.

Beklenen etkiler keşke sadece  Karadeniz ve Marmara ile sınırlı kalabilse zaman ile önce Ege daha sonra da Akdeniz bile bu değişime bir tepki verecektir. Nasılı kestirmek zor ama mutlaka verecektir.

Bir şey daha biliyoruz. Bizim için Marmara ve Karadeniz haricinde Akdenizimiz var ama Bulgarın, Romenin, Ukraynalının, Rusun (diğerlerinin yanı sıra), Gürcülerin bir tek Karadeniz’i var ve de bilesiniz ki ona dokundurtmazlar. Benim bildiğimi onlar da biliyor. Biz çoğu seferi birlikte yaptık, tüm resmi birleştirdik ve Karadeniz’in tümünü anladık.  Ama onlar da akıllı elbette. Şu aşamada ortaya çıkar da olmaz derler  mi hiç? Baksanıza ben bile böyle şeyleri yazıyorum diye eminim ki pek çoğunuzdan yandaş veya karşıt görüşlü damgası yemişimdir, halbuki sadece tabiatı dillendiriyorum hepsi bu. Neyse efendim onlar şeçim öncesi yeniden iktidar olacağı nerdeyse herkesin ortak görüşü olan bir siyasi partiyi asla karşılarına almazlar. Almayacaklardır da. Ama seçim sonrası bakın seyreyleyin öyle tartışmaya falan da girmeden kibarca bir hayır gelecektir, hem de Ruslardan. Tartışma falan da yapmayacaklar ve kibar bir diplomatik “olmaz” diyecekler sonra yap yapabilirsen.

İyi de yakışacak mı bu bize. Kendi bilim adamının uyarılarını dinleme ama başkasından kibarca olmazı alınca projeyi ilelebet rafa kaldır.

Diyelim ki her şeye rağmen yaptık, ikinci Boğazı açtık. İnanın 1000 sene sonra ülkemiz denizlerin ekolojisini değiştiren felaket yaratan bir ülke olarak örnek gösterilecek ve belki de Marmara bölgesi susuzluktan kokudan tamamen terk edilecektir. Merak ettiğim konu da burada başlıyor zaten Bu işin ön etüdünü yapan bunun olur bir proje olduğuna karar veren kimler ise yahu hiç mi danışmadınız bir deniz bilimcisine. Gerek duymadınız mı? Yok danıştınız da size olur verdi ise hiç mi merak etmediniz kimdir nedir bu kişi veya kişiler Boğazda ne yapmışlar diye. Görünen hali ile akademik hayatı süresince her gün Kadiköy  Eminönü boğaz hattı gemilerini kullanan bir hocamıza danışmışa benzersiniz. Kılavuz kaptanlara sorsanız belki daha da iyi ederdiniz onlar burada bahsettiklerimi her gün yaşayan kılavuzluk hizmeti verdikleri gemilerin boğazı sağ salim geçmelerine olanak tanıyan, bizleri Boğazın tehlikelerinden kurtaran kişiler ne de olsa. Ama siz ki Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanına bu işin deniz tarafını incelemeden kulaktan dolma bilgiler ile bu proje olur diyebildiyseniz inanın bravo derim sizlere. Eğer bunu demişseniz yukarıda sıraladıklarımın cevabını da biliyorsunuz demektir. O zaman bize de bana da öğretin lütfen, öğreneyim ayıbı mı var bu işin, hatta sizden binlerce de özür dileyeyim çıkıp toplumdan da özür dileyeyim. Ben hatlıymışım bu projeyi düşünen beyinlerin öngörüleri burada saydıklarımın herbirini de düşünüp doğaya bırakın zarar vermeyi katkıda bile bulunacak bir proje geliştirmişler diyeyim, ne utanırım ne sıkılırım. Özür dilemek te bir erdemdir. Ne yapalım bunca  sene boşa kürek sallamışım der köşeme çekilirim, ayıbı bana.

Benim ulaşma olanağım yok sayın Başbakana. Beni çağırıp dinleyeceği de yok eminim ki. Ama olur a ona ulaşabilecek birini bulursanız lütfen kendisine  benim “Havadan Tozdan” kitabımı iletin. Veya ona bu aklı verenler okusun. Bakın ne aklı başında küresel anlamda ses getirecek projeler var.

Hadi bana kimse inanmadı diyelim. Yahu Kutsal Kitabımızda bile yazılmış benim “Havadan Tozdan” kitabımda gösterdiklerim.  Ve de ilave edilmiş “akleden kavimler için bunda ders çoktur” diye tekrar tekrar söylenmiş. Ders alan kavimler için bunda ders çoktur diye. En basitinden yapabileceğim patentini dahi almamıza az kalan bir konu. Verin bana bir uçak ben de size Doğu Anadolu’da istediğiniz kadar kar depolayayım. Bu ne demek biliyormusunuz?

Neyse zaten kutsal kitabımızda da aynen böyle söylenmiş. Akleden kavimler için bunda ders çoktur diye.

Akleden Türk ben oldum bu kesin.

Umarım akleden kavim de Türkler olur, ama bana kalırsa Kutsal Kitabımız bile bunun pek olmayacağını bilmiş olmalı ki akleden kavim demiş. Akleden müslümanlar da dememiş. Bulut tohumlama işimizi halen dünyanın en büyük yapay bulut odasına sahip Almanya FZK Karlsruhe Meteoroloji Enstitüsü ile birlikte deniyoruz, bizimkiler burun kıvırırken onlarla deney bile yapmak buruk bir mutluluk veriyor ama gerçek bu işte.

Bir terslik var bir yerlerde ama nerede kestirmedim hala.

Prof. Dr. A. Cemal Saydam

ODTÜ Erdemli Deniz Bilimleri Enstitüsü (Emekli) Öğretim Üyesi

Hacettepe Çevre Mühendisliği Öğretim Üyesi

36 adet SCI yayınım ve bunlara yapılan 852 adet atıfım mevcuttur.

acsaydam@gmail.com

47 Responses to ÇILGIN PROJE NEDEN OLMAZ

    bilalemiroglu says:

    Cemal Hoca’nın bu görüşü çok taraftar buldu, daha önce sağda- solda defalarca iktibas edildi, cevabı basit olmasına rağmen, ısrarla aynı argüman tekrar edilip- duruyor: “Karadeniz boşalacak”.
    İlk yayınından bu yana onca zaman geçti de, insanlar hala el-altından dağıtmaya devam ediyorlar,ve fakat iddianın doğruluğu üzerine kafa yormuyorlar. “Dehşete düşüyorlar” sadece…

    Yukarıdaki bilimsel çalışmaya sözüm yok.. Muhakkak ki ehil bir elden çıkmış, onlarca da bilimsel destek almış.

    Ama ana tez unutuluyor: Kanal İstanbul projesindeki temel soru şu:
    Kanal açılırsa, iki deniz arasında düzenli ve sürekli bir su akışı gerçekten olacak mı?

    Mesleğinizde bir yerlere gelmiş, titr edinmiş, kendi işinizi iyi yapıyor olabilirsiniz, ama bu bir tür körlüğe de sebep olmamalı..

    Cemal Bey’in önerisi üzerine, basit mantıkla gidelim, üç pragmatik soru soralım:
    – İstanbul boğazındaki akıntı, gemi seyri için problem mi? EVET.
    – Açılacak kanal Boğaz’dan daha dar olacağına göre, buradaki su debisi daha mı yüksek olacak- EVET..
    – Eh, gemileri kanal üzerinden güvenle sevketmek istiyorsanız, akıntıya karşı ne yapılacak- HERKESİN YAPTIĞI..

    Türkiye’de ciddi boyutta “suyolları”, “gel-git akıntıları”, “seviye problemleri” bulunmadığı için, denizcilerin çok iyi bildiği çözümlere, toplum âşina değil; insanlar ise mâlesef, titr’lere takılıyor, doğru belledikleri kişinin peşinden körü körüne gidiyorlar.

    Avrupa’da 1300’lerden beri, hatta Çin’de MÖ 900’lerden bu yana “LOCK”lar kulanılıyor- su seviyesi ayarlanıyor, akıntının önüne geçiliyor.

    Neymiş, bu problem varsa, çözümü de varmış. Yazınızda soru sormuşsunuz, işte size hiç de zor olmayan cevabı.. Hattâ gemiler buradan geçsin istyorsanız, bu çözümü uygulamak zorundaymışsınız..

    Havuzun seviyesi değişmez, Karadeniz öyle harala- gürele boşalmaz yâni…

    Merak eden lock uygulamasına bakar, inceler: http://en.wikipedia.org/wiki/Lock_%28water_transport%29

    Kişisel olarak, bu inşaat seferberliğine çok taraftar olduğumu söyleyemiyorum; ama kanal projesi, eğer milli çıkarlara önem veren bir zekânın ürünü ise, ehven-i şer olarak ele alınmalı. İleriye giderek, bilimsel çalışmalarla desteklenmeli, muhtemel kötü sonuçları minimize edilmeye çalışılmalı..
    “Boğaz’dan gemiler, tehlikeli maddeler geçmesin”.. Evet, “savaşlar da olmasın, insanlar ölmesin”. Kuru kuruya söylemekle, yapana sövmekle oluyor mu? Lâf-ı güzaf…

    Boğaz’a alternatif bir su yolu üreteceksiniz ki, IMO’da PSS kozunuz olsun.

    Bu PSS konusunda da deniz akıntıları ile ilgilenmekten bir öte boyuta geçmek gerek; isteyen PSS konusunu, uygulamalarını araştırır, derinine iner. Eğer Boğaz’daki daha tehlikeli trafiği engellemek istiyor da elinizden bir şey gelmiyorsa, görünen yegane alternatifiniz bu: Boğazların PSS kapsamına alınmasına çalışacaksınız.

    Hem bir şey daha söyleyeyim mi? Lock uygulamasının bir diğer pratik faydası, muhtemel bir deniz kirliliğinin kanal içinde bloke edilebilmesi. Boğaz’da ise bu mümkün olabilemez.
    En stratejik bölgelerdeki kontaminasyona karşı, daha mükemmel bir çözüm öneriniz varsa, buyurun, öğrenelim..

    Bu konudaki pasif önyargıları bir kenara bırakıp, mesela boğaz geçiş rejimini değiştirmek için bir şeyler yapmak istiyorsanız, alternatif çözümler üzerinde çalışacaksınız. “rejim değiştirilemez” değil, dünyada da pek çok PSS örnekleri var..

    Kanal projesinin sıkıntısı şu ki, sığ düşünce, ileriyi göremediğinden; görenler ise güvenemediğinden işe sahip çıkılmıyor.
    Lakin, “İstemezük” vaveylaları bir aksiyon değildir, insanı bir yere götürmez..

    Öte yandan, şimdi ben de, kanal istanbul’a karşı çıkmanın, “hainlik” ve “işbirlikçilik” olduğunu iddia edebilirim. Mesela diyebilirim ki, “Boğaz ücretsiz bir su yoludur.”, “Karadeniz’e kıyıdaş ülkeler, kanal projesi ile katlanacakları ilerideki maddi kayıplarını düşünerek, Türkiye’de muhalif kampanyalar üretiyor ve taraftar topluyorlar.”
    Makalemin altını- üstünü de vatansever cümlelerle doldurabilirim..
    Ama uygun kaçar mı? Bilimselliğe ve hakkaniyete sığar mı?
    Ne dersiniz?

    Bilal Emiroğlu

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir